Kullanıcı Adı:   Şifre: (Yeni Üye - Şifremi Unuttum)
04 Temmuz Cuma

FORUM | İHALELER | REKLAM | SERİ İLAN | FİRMA REHBERİ | EKART | İLETİŞİM |
ANA SAYFA GUNCEL KOSELER KULTUR-SANAT MAGAZIN MODA MUZIK OTOMOBIL SAGLIK SINEMA TEKNOLOJI YENI-ICME SPOR
 İLETİNİZ VAR  HAFTANIN MEKANI  BİZ SEÇTİK  RÖPORTAJLAR
KULTUR-SANAT

anasayfa | arkadaşına gönder


İlahiyatçı sinemacı: Türk filmi yok



İsmail Doğu'nun röportajı

Rıdvan Şentürk, Ankara İlahiyat mezunu. Almanya’da tiyatro-medya bilimleri, islami bilimler ve felsefe dallarında yüksek lisans öğrenimini tamamlamış. “Sinemada Postmodern Yönelişler” başlıklı çalışmasıyla sinema dalında doktorasını tamamladı. “Terörist” isimli oyunu, Berlin’de sahnelendi. Sinema için senaryo ve belgesel film çalışmalarının yanında, “Cinsellik ve Paranoya” konulu bir kitap çalışması da bulunmakta. Halen, İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde Öğretim Görevlisi. Film Dili, Sinema Tarihi, Senaryo dersleri veriyor.

 Rıdvan Şentürk’le, sinemanın hayatımızdaki yeri ve etkileri, film dili ve sanatı, film eleştirisi, gerçeklik ve simülasyon, Türk sineması ile Türk ve Dünya sinemasından aykırı yönetmenler üzerine farklı alanlarda ve oldukça bilgilendirici bir sohbet yaptık. Başta sinemaseverler olmak üzere, kültür ve sanatla uğraşanların istifadesine sunuyoruz.

> Sinemanın bizim hayatımızdaki yeri ve bizde sağladığı değişiklikler sizce nelerdir ve nasıl değerlendirilmelidir?

Filmin bir sanat dalı olarak doğuşu, modernizmin inandığı ilke ve ideallerin sarsılması ile giderek yıkılması sürecine zemin hazırlayan önemli gelişmelerden biridir. Filmle birlikte gelen ve 100 küsür yıllık tarihi içerisinde giderek karmaşıklaşan görsel hareket mantığının, insanlığın tarih şuurunda ve şuur tarihinde devrim niteliğinde bir hadise olduğunu söyleyebilirim. Zira sanatın resim, edebiyat, tiyatro, müzik ve fotoğraf gibi diğer dallarında sergilenen gerçeklik ve şuur arasındaki ilişki mantığı filmle birlikte radikal bir biçimde değişmiş, kategorik bir biçimde birbirinden ayrılan, hafıza, şuur, şuur-dışı, gerçeklik, gerçeklik-dışı, nesnellik ve öznellik gibi alanlar arasındaki sınırlar tedrici olarak kalkmıştır. Film, görme biçimlerinde, görsel algıda, hafızada, şuur ve belki de en önemlisi zaman algısında radikal değişimlere yol açtı; nesne ve özne arasındaki modern ayrımı saydamlaştırdı. Bu durum, daha sonra icat edilen televizyonla birlikte daha da karmaşıklaştı. Son olarak, artık eski filozofların şuur, özgürlük, hakikat, gerçeklik, akıl/ruh, zaman/tarih ve ahlak gibi mevzulara ilişkin olarak ifade ettikleri ve hararetle savundukları insan tasavvurunun ve ilkelerinin günümüzde bir karşılığının olmadığını, bize artık hiçbir gerçekliği olmayan uydurma masal gibi geldiğini söyleyebiliriz.

> Sanat, bir üst dildir, ve elbette çok ciddi bir şekilde fesefi alt yapısı vardır. Film, bu açıdan bakıldığında bir sanat olarak değerlendirilebilir mi?

Sanatın bir üst dil olduğu değil de, sanatçının bir üst-dile sahip olması gerektiği söylenebilir. Film elbette bir sanat dalıdır, fakat diğer bütün sanat dallarında olduğu gibi, bunun değeri esere ve eser sahibine göre belirlenir. Filmin, diğer sanat dallarının bir sentezi olduğu yargısı, en fazla kabul gören, en yaygın yanlış bir kanattir. Bu onun sanat dalı olmadığını söylemektir aslında. Filmin bir sanat dalı olarak kabul edilebilmesi için, onun diğer sanat dallarından farkının, sırf kendine mahsus olan karakteristik özelliğinin tespit edilmesi gerekir. Çoğu kimsenin dikkatinden kaçan, bariz bir biçimde ortada olmasına rağmen çok az kişinin üzerinde düşündüğü bu özellik, hareketli görüntü, yani zamandır. Fakat bu onun ille de rüya sineması olmasını gerektirmez. Zaman gibi, film de bir hadisedir; ve bu hadisenin, hem rüyanın, hem de nesnel gerçekliğin sınırlarını aşan bütünlük fikrinin kurulması gerekir. Modernizmin bize öğrettiği kategorik düşünme alışkanlıklarından henüz tam olarak kurtulamadığımız için, hadiseyi yapı olarak kavrayıp kendisini oluşturduğu zannedilen unsurlara indirgiyor ve taraf tuttuğumuzu zannediyoruz. Filmin çağrıştırdığı bir şey yoktur aslında, onun zaten kendisi bir çağrışımdır; ve bu çağrışım, netice itibariyle, bütünlüğün o bildik kategorilerden hareketle asla kurulamayacağıdır. Peki ama nedir bu bütünlük dediğimiz şey? İşte asıl soru her zaman budur!

> Film deyince akla ilk Hollywood geliyor. Haliyle biraz buna eleştirel yaklaşanlar da filmi hep ticari buluyor. Ama Tarkosky, Kurusowa, Mecidi gibi çok farklı yönetmenler de var. Filmin iyisi olur mu, yoksa bunlar varolan yapıya entegre olmanın bir başka vechesi midir?

> Var olan yapı nedir? Düzen mi? Kapitalizm mi? Bir düzmece mi? Bu sorular sanırım söyleşi sınırlarımızı aşar. Ancak şöyle söyleyebilirim: Eğer film “iyi” ise, bu var olan düzmeceye karşı açılmış bir savaştır, evet belki sistemin içinde başlatılmış bir ayaklanmadır, fakat hiç değilse bile bu düzmecenin dışına çıkma çağrısıdır. “Bazen çığlık olarak yükselen bu çağrılar yankı bulur mu veya ne kadar bulur?” sorusunu ayrıca değerlendirmek gerekir. Evet iyi film vardır, mesela Michelangelo Antonioni’nin Blow-up filmi gibi. Modernizmin nesnel gerçekliği üzerine atılmış bir çığlıktır bu film. Fakat ne kadar anlaşılmıştır? Anlaşılmamış olması, hem durumumuzu teyit ediyor, hem de çığlığı bir o kadar önemli kılıyor. Yani bu film biraz da, anlaşılmadığı, entegre olmak istemediği için bir çığlık. Dolayısıyla, eğer böyle bir endişemiz varsa, bunun gibi diğer filmlerde koparılan çığlıkları duymak ve düzmeceden ayıkla(n)mak zorundayız.

> Film hem bir gösterge, ama aynı zamanda bir yanılsama olarak değerlendirildiğinde paradoks içermiş olmuyor mu?

> Hayır olmuyor, çünkü yanılsama dediğiniz şey neyse, her göstergeye içkin potansiyel bir durumdur zaten; ve bu, gösterge/gösteren kadar gösterilenle de ilgilidir. Yanılsama, sadece sanatın değil aklın da tabiatıdır. Bunu beş duyu ile sınırlamak ne kadar doğru? Paradoks meselesine gelince: Evet, elbette! Çünkü öyle olması gerekiyor; ve bu gereklilik, sanat, insan ve gerçeklik arasındaki ilişkinin tabiatından kaynaklanıyor. Tabii, paradoksu, saçmalık, daha doğrusu anlamsızlık olarak algılamıyorsak eğer. Fakat önemli olan burada paradoksun nasıl işlediği/işletildiği ve bizi nereye götürdüğü sorusudur. Eğer bu, zıtlıklara, intikam almaya, hile ve çatışmaya dönüşüyorsa saçma, şiire yüksel(t)iyorsa anlamlıdır.

> Sımone adlı filmde, simülasyon bir aktrist anlatır. Kimse onu bir simülasyon olarak bilmez. Bu durum, filmin başında gerçeğin ölümü olarak takdim edilir. Kahramanları ve senaryoları gerçek olsa da film, gerçeğin ölümü müdür?

> Bu anlattığınız, öncelikle filmin kendi gerçekliğidir. Gerçekten kastınız, eğer nesnelerin nesnelliği/gerçekliği ise, ki bu tamamen takdir meselesidir, ölen bir gerçek veya nesneden bahsedilemez; çünkü sizin nesneler hakkında ne düşündüğünüz veya filmin nesnel gerçekliği nasıl ve neye dönüştürdüğü, nesnelerin umurunda bile değildir. Bu da, nesnelerin gücünü gösterir. Eğer sorunuzda kastedilen gerçeklik algısıysa, o zaman bunun ne tür bir algı olduğunu sormak gerekir. Modernizmden tevarüs edilen belirli bir algı biçimiyse bu ölen gerçek dediğiniz şey, bunda bir mahzur yok. Tabii eğer, modernizmin sona erişinden yakınmıyorsak. Bu sorunuzda dikkat edilmesi gereken bir husus daha var: Simülasyon. İşte bir yanılsama daha. Genellikle, belki de Baudrillard’ın tam anlaşılmamasından dolayı, simulasyonun postmodern dönemin bir göstergesi, gerçekliği olduğu sanılıyor; hatta bu yüzden kimi araştırmacılar, postmodern filmleri kategorize etmenin önemli bir kıstası olarak görüyorlar bu kavramı. Hâlbuki filmin bizzat kendisi, belirli bir anlamda gerçekliğin ve gerçeklik algısının bir simülasyonu değil midir? Mesela en eski klasik gerçekçi temsil sinemasında bile, kameranın nasıl simüle edilmiş bir hakikat anlayışının temsili bir mantığını sergilemek için kullanıldığını görüyoruz. Sanki klasik modern filmlerde, göstermenin ayrıştıran ikilemci mantığıyla, (sahnenin kadrajlanması) yöntemiyle, unsurların eş zamanlılığının, zaman ve mekânsal olarak birbirinden ayrı gelişen hadiselerin sunumu yapılırken, gerçeklik algısı ve süreçleri, özne/nesne, hareket/sükunet, iç/dış gibi zıtlıklar arasındaki organik bağlantılarda anlayışın yalnızca bir kapasite, şuurun bir karakteri veya şartlarla belirlenmiş bir durumu olduğu sergilenmiyor, böylece esasen hakikatin kendini tarih içinde şartlara göre tezahür ettiren bir şuur durumu olduğu simüle edilmiyor mu? Aynı şey, nesnelerin sergilenmesi için de geçerli: Klasik gerçekçi filmlerde nesnelerin hatıralarımızın bir formu içinde, bize normalde göründüğü gibi temsil edilmesi ne anlama geliyor?

Modernizmin hakikat söylemi ve resmettiği “ideal özne” tipi gerçekte neyin simülasyonudur? Netice itibariyle demek istediğim şu: Günümüzde estetik bir unsur olarak kullanılan simulasyon aslında bir hastalık durumudur. Bu biraz da, varlıkların beden olarak klonlanmasına karşı çıkıp ta, ruhların (beyinlerin) klonlanmasına aldırış etmemeye benziyor. Eğer günümüzde aşktan şiddete, gerçekten rüyaya, hakikatten yalana kadar her şey simüle ediliyor ve sapık bir haz ilkesine (simulakrasına) dönüşüyorsa, bunun sebebi, hastalığın kendisi, modernizm, kapitalizm ve sekülerizmdir. Burada yapılabilecek en büyük yanlış, bunu modern sonrası dönemin bariz vasfı olarak algılayıp, hastalığın kendisinden kaynaklandığı modernizm yanılsamasını görmemek ve böylece belki de ona nostaljik bir değer yüklemektir.

> Türk sinemasının bu postmodern dönem içindeki yeri nasıl? Bu durumu aşmaya çalışan bir damar mevcut mu? Türk sineması, kendi film dilini nasıl oluşturabilir?

> Peter Greenaway’in dünya sineması için ifade ettiği ve oldukça provakatif olan tespit, sanırım daha çok bizim için geçerli: Bu ülkede film tarihi 1915’li yıllara kadar uzanıyor, fakat, henüz tek bir film bile izlemiş değiliz. Neden? Cevabı çok açık: Çünkü Türk sineması, henüz Griffith’in sinema dilini aşabilmiş bile değil. Eğer Türk sineması, kendi kimliğine yabancılaştığı için mi film üretemiyor, yoksa film dilini anlamadığı için mi sinemada kendine özgü bir dil oluşturamıyor diye soracak olursanız, ben daha çok ikincisini tercih ederim. Çünkü bu soruyu bile değerlendirebilmek için gerekli olan öncelikle sağlıklı ve doğru düşünebilmektir. Peki sağlıklı ve doğru düşünebilmenin kıstası nedir? diyecek ve belki bana izafiliği hatırlatacaksınız. İşte zaten mesele de bu! İşte belki de bu nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen, düşünmeye ve bilmeye dair var olan iktidarsızlığı, kısaca düşüncesizliği ve bilgisizliği maskelemekten başka hiçbir işe yaramayan ve nihilizmden başka hiç bir yere varmayan bu genel yargının yıkılamaması/aşılamamasıdır. Hakikatın, söylenen ifade ile gerçekte olup-bitenin, vuku bulan şeyin örtüşmesi demek olmadığı anlaşılmadığı sürece bu ülkede gerçekten sağlıklı ve doğru düşünme öğrenilemeyeceği gibi, film de yapılamaz. Yapılanın film olup olmadığını değerlendirme, sorgulama ve tespit etme imkanınızın, düşünebilme iktidarınızın olmadığı yerde, tabii ki yapılan filmler Türk filmi olarak sunulabilir ve insanlar pekala kandırılabilir. Böyle bir ortamda Beyaz Melek, Kabadayı veya Eşkiya gibi filmler, son yılların en başarılı Türk filmleri olarak lanse edilebilir. Bu gidişata ters düşen ve hakikat ve dil arayışını ifade eden “Yumurta” gibi rahatı bozan filmler ise “entellektüel zorbalık” olarak yaftalanabilirler.

> Türk sinemasının bu postmodern dönem içindeki yeri nasıl? Bu durumu aşmaya çalışan bir damar mevcut mu? Türk sineması, kendi film dilini nasıl oluşturabilir?

> 9 Ocak 2008’de bir televizyon kanalında yayınlanan programda Şener Şen ve Kenan İmirzalioğlu, Türk sineması diye bir şeyin olmadığını açıkça ve cesaretle söylediler. Pekii o zaman, bu ülkede Türk filmi yoksa ne var? Hikaye! Evet, filmin resimlerle hikaye anlatmak olduğu, resmin kelimeyi tasdik ve desteklemek için bulunması gerektiği anlayışlıyla film yapılamaz, yalnızca hikaye anlatılır. Fakat yıllardır bu ülkede bu anlayış aşılamadı ve dolayısıyla Griffith seviyesine bile ulaşılamadı, ki Griffith, işte bu yanlış anlayışı sinemaya hakim kılarak filmin kendini sanat olarak ispatlamasını zorlaştıranların başını çeken kişidir.

Son 20 yılda Türkiye’de yapılan filmlere bence şu soruyla yaklaşmak gerekir: Türkiye’de film yapılıyor mu ve bu filmler yeni bir dil kurma arayışını ifade ediyorlar mı? Son zamanlarda çevrilen filmlerin çoğunun bize öncekilere göre biraz farklı gelmesinin sebebinin şartlara bağlı teknolojik gelişmelerden kaynaklandığını düşünüyorum. Yani Türk sineması nasıl bundan 50 yıl önce o zamanın şartlarını aşamadıysa ve kendi şartlarının filmlerini yaptıysa, bugün de, dijital teknolojinin, reklam filmlerinde, müzik kliplerinde ve yeni televizyon diizlerinde sergilenen ifade formlarının katkısıyla mevcut şartlara uyum sağlamaya çalışan filmler üretiyor. Bu gelişmeyi yeni bir dil arayışı olarak kabul etmek safdillilik olur. Çünkü dil, daha önce de ifade ettiğim gibi, günün teknolojik şartlarından çok düşünceyle ilgili bir şey. Fakat sinemaya yeni bir sanat estetiği kaygısı ve düşünce dili olarak yaklaşmaya çalışanlar da yok değil. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenleri, bu arayışın ilk ciddi örnekleri olarak selamlayabiliriz.

> Film eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eleştirilerin, Türk sinemasına veya film diline bir katkısı oluyor mu?

Film eleştirisine gelince: Türkiye’de neden film yapılamıyorsa, aynı sebepten dolayı eleştiri de yapılamıyor. Hakikat denen şey, söylenen ifade ile vuku bulanın örtüşmesi olarak anlaşıldığı sürece de yapılamayacak, tasvirden öteye geçilemeyecek demektir. Aslında sormak gerekir: Biz sanatın hangi dalında varız? Tiyatro, resim, müzikte mi? Şimdi romanda diyeceksiniz ve herkes buna gülecek.

Bu elbette her sanatçının filozof olması gerektiği anlamına gelmez. Burada kastettiğim düşünce iklimidir, kültürüdür. Nerede yaşıyoruz biz, çölde mi? Nasıl bir ülke bu? Bu çölleşmenin anlamı ne? Söylenecek fazla bir şey yok aslında: Fikir, düşünce yoksa hiçbir şey yoktur. Ve fikir öncelikle aslın, yani hakikatin ne olduğu sorusudur. Eurovision da birincilik alma veya kapitalizmi daha iyi nasıl geliştirebiliriz sorusu değildir.

Oysa asıl yoksa, usul de yoktur, dil de, üslup ta. Türk sinemasının fotojenik bile olamamasının sebebi budur. Umarım burada ifade edilen “asıl” sözcüğü yanlış anlaşılmaya sebep olmaz. Asıl deyince, bizim yerel köylü tipinin, sokaktaki adamın veya camideki imamın filmlerde sergilenmesi anlaşılmamalı asla. Daha anlaşılır bir ifadeyle isterseniz şöyle diyeyim: Mevlana gibi şahsiyetleri canlandırmak ve temsil etmek suretiyle, sözde asl’a dönüş filmleri yapmaya kalkılmamalıdır. Bu bir cinayet, bu zamanda işlenebilecek en büyük cürüm olacaktır.

Belki diyorum yine de, düşünmeyi öğrendiğimiz gün, insanın, sanatçının ve sanatın ne olduğunu ve nasıl bir değer taşıdığını da anlamaya başlayabiliriz

 0.0 

İçeriği Tavsiye Et!



DİĞER HABERLER

≡ Attila İlhan ödülünü kazanan şiirler

≡ Taksim Trio

≡ Nejat Uygur'dan sevindirici haber

≡ Zengin turist istiyoruz

≡ Türkiye'de bir ilk

≡ Kaybolan Çeşmeler, Taksim Metrosunda

≡ Sınırlar-Yörüngeler Yarışması yeniden

≡ Gölcük te Didem Zeynep Savaş sergisi

≡ İhsan Eliaçık Yaşayan Kur’an mealini anlattı

≡ İstanbul'a Üsküp’ten bir gün doğacak

≡ Çin korku filmi 'Göz' Hollyood'ta

≡ 9 canlı olsam İstanbul'da yaşardım

≡ Müzeyyen Senar'ın sesi tükendi

≡ GOLDEN MASK PARTY

≡ En fazla gişe yapan 100 filmin ilk 11'i yerli

≡ ODTÜ'de rock şenliği

≡ Seramik sonsuzluğa kanat açacak

≡ Beyaz Melek' filmi tarihe geçti

 Reklam Alani

 İLETİŞİM

Bize iletmek istediğiniz her konuda çekinmeden yazabilirsiniz. Görüş ve önerileriniz, araştırılmasını istediğiniz konular, yakaladığınız haberler, merak ettikleriniz, ekibe katılarak sitemize katacaklarınız vs..

HEMEN YAZIN!  

 

 

| HAKKIMIZDA | REKLAM | İLETİŞİM |

 

eXTReMe Tracker